4 Haziran 2012 Pazartesi

İz Bırakanlar Unutulmaz


Amaaan yine saçma sapan bir kitap seçmişim, ne diyeyim:( Biraz kitap seçimlerimden sıkıldım bu aralar. Yaz geldi aklım beş  karış havada diye düşünmeden ilerliyorum sanırım. "2 pembe, biraz mavi, biraz yeşillik, bir de şapka koy kapağa, hooop strawberry alsın" gibi bir durumlardayım, acilen düzelmem lazım. neyse şu anda okumakta olduğum kitaptan umutluyum. ne de olsa ilk kitabı-ve uyarlanan filmine aşık olmuştum... Ama konumuz bu değil, değil mi?:)

O yüzden geçen yıl başında aldığım karara sadık kalarak bıraktım kendisini. Aslında tam bırakma da sayılmaz, bazen sonunu merak ettiğim ama izlemekten sıkıldığım filmlerde yaptığım gibi ileri sararak okudum. Yani atlaya zıplaya, genelini anlayayım, bir de sonunda ne olmuş kavrayayım yeter okuyuşu. Direkt elimden fırlatma safhasına gelmedim. Sonu da yavan, kendi de yavan. Hiç almayın, zaman harcamayın. Sevgili yazar için üzgünüm kusura bakmasın. Çok mu sert giriştim? Ama çok sıkıldım ne yapayım... İsteyene hemen yollarım.

Bir de kitabın kontrolünü yapanlara 2 çift lafım olacak. yani bre kişi (titrini bilmiyorum valla), yani bir kitabın düzgünlüğünden sorumlu insan sensen şunun gibi bir cümleyi nasıl gözden kaçırırsın: Ali geldi eve Ali. Tabi ki uydurdum şimdi bu cümleyi de yani nasıl bir özensizlik, nasıl bir baştan savmalık? Yani bundan çıkacak ana fikir kendisi de kitabı okurken sıkılmış ve okumamış! Bu kadar! Doalyısıyla da 50 tane düzeltmeyi yapmamış. Yazık valla, yazık...

30 Mayıs 2012 Çarşamba

The Hunger Games - Catching Fire

Birinci kitabı çok beğenmiştim... Farklı, yaratıcı, hem sıradışı hemde tam bilindik tarzdaydı... Birinciyi o kadar beğenince ikinciden başka birşey bekledim, daha fazla birşey. İlk kitapta hikayenin bitiş şekli de Açlık Oyunları'nın en başından seri olarak tasarlandığını hissettirmişti bana. Birinci kitabın farklılığı, üzerine daha en başından başka, daha büyük bir şeylerin girişi olduğu hissi ikinci kitap için beklentilerimi, ümütlerimi arttırdı.Benim için ikinci kitap biraz bu ümitlerin gazabına uğradı sanırım. Biraz geçiş kitabı olduğunu kabul ediyorum ve haksızlık etmek istemiyorum ama nerde ilk kitap nerede bu.. gelmiş geçmiş en harika seri sıralamasında en iyilerin de en iyisi diğeceğim Harry Potter serisinde bile arada bu şekilde hissettiğim 2 kitap varken Açlık Oyunları'na çok da acımasız davranmamak lazım diyorum ve üçüncü kitaba geçiyorum. Bakalım orada neler olacak :)

I had loved the first book... It was different, creative, both extraordinary and familiar at the same time... After adoring the first book, I expected something more from the second one. The way first book ended made me think that The Hungar Games was designed as a series from the beginning, and the first book was not the real story, it was just the introduction of something bigger,something more complicated... With all these prejudices and hopes the second book stayed a little bit below my expectations. I accept that this book is not stiil the final, it is just a bridge between the first and the last book so I don't want to be extra harsh about it.But still I have to say, the secon book is nowhere near the first one. At this point I remind myself that even the ever best series Harry Potter has 2 books like this according to me, so I have to be more positive and understanding about The Hungar Games series. As a result I am moving forward to the final third book. Let's see what is waiting for me there :)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Modelin Yazı

Çok ilginçtir hiiiç okuyabileceğimi bile sanmıyordum bu kitabı. Yine taşınma esnasında bir de baktım ki tüm kitaplar kolilenmiş bile! A-ah! Okuyacak kitabım yok! Migros’a alışverişe gitmiştim, bir de baktım ki 5TL’ye bir sürü kitap satılıyor. Denize düşen adam misali umutsuzca bir bakayım dedim. Elim buna gitti. Aldım ve de geçtiğimiz hafta buram buram Anadolu turnemde en yakın dostum oldu. Hele de Mersin-Adana arası “üstün” hizmet, THY’nin shuttle’ı 45 dakikalık yolu, çevre yolundan gitmek yerine dolmuş misali 2,5 saatte eski yoldan giderek katedince....(davul olun e mi?) Her neyse, belki içinde bulunduğum ortamdan, atmosferden bayılmak üzere olduğumdan, belki 3 günde evimde olmayı 70 kere tercih edeceğimden bana ilaç gibi geldi.

Mankenlik olsun, Hollywood olsun ne kadar yalan ve suni bir dünya olduğunu tahmin etmek için cin olmaya gerek yok. Ama içinden birinin yazdıklarıyla bunu yakından görmek ilginç ve rahatsız ediciydi açıkçası. Araya olmazsa olmaz romantizmde katılmış tabi. Çok boş ve seks&uyuşturucu ve her türlü pislik üzerine kurulu bir dünya. Bana politikayı da hatırlattı, ne yalan söyleyeyim. Yazar Paulina Porizkova (http://en.wikipedia.org/wiki/Paulina_Porizkova) söylendiğine göre top modelmiş ama benim tevellüt pek yetmedi. Hatırlayan olursa diye buyrunuz:


Güzel kadınmış, hala da güzel bence. Kendisini 15 yaşlarında çok çirkin bulurmuş. Hani okulda ütü tahtası gibi tipler vardır ya, ne göğüs, ne kalça, sırık gibi boy. Bir de ona aralıklı dişler ekledin mi, işte kendini öyle tarif ediyor. Resimlerine bakınca açıkçası o kadar da kötü olduğuna hiçbir zaman inanamıyor insan. Bir de hatırlar mısınız, Çekoslovakya diye bir ülke vardı...? Hatta “Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız” tekerlemesi bir de... Çek Cumhuriyeti ve Slovakya ayrılmadan önce böyle bir tek ülkeydi. Kendisi oralı, İsviçre’ye (ya da İsveç??) politik mülteci olarak geliyorlar. Okul dönemi hayli sıkıntılı, “komünist” yaftasıyla dışlanıyor. E üstüne bir de bu fiziksel özellikler gelince kabus yaşıyor kızcağız. Evde de işler pek yolunda değil. Paris onun için tek ümit. Ne olursa olsun kurtulmak ve oraya tutunmak zorunda. Hem parazıslık, hem sanki bir meta imişiçesine muamele derken 14-15 yalında bir kızın yaşadıklarını güzel anlatmış bence kitabında. Birde değinmeden edemeyeceğim. Kitapta ciddi cadı profilli bir top model var. Adı “Evalinda”. Kızımıza yapmadığını bırakmıyor. Acaba dedim, bu kişi Linda Evangelista olabilir mi? Bu da dedikodusal kısmı işte...kadının da günahını alıyorum, kusura bakmasın artık. Ama ilk akla o geliyor ne yapayım??

Merak eden varsa modellerin dünyasını iyi bir rehber olabilir.

Zaten O'nu hiç sevmedim ki...

Bir dergi almıştım, ondan çıkmıştı bu kitap. Dünyanın en kötü kapağına sahip olabilir. Ama taşınma telaşında elime ne geçerse o anda okuyayım bari diyerek başladım. İnanmazsınız pek de eğlendim okurken :) Bildiğimiz chick-lit işte. Ama yazarın bir kitabını daha okumuştum, çoook kötüydü. Bu ise tam tersi fena değildi, hatta eğlenceli ve güzeldi bile diyebilirim.

Baş kahramanımız cassandra psişik güçleri olan 28 yaşında, bir dergide okur mektuplarını yanıtlayan biri. Okurları ona, yoğunluklu olarak aşk hayatlarına dair sorular soruyorlar. “Cassandra beyaz atlı prensimi bulacak mıyım?”, “sence beni seviyor mu?”, “Acaba onunla 5 yıllık ilişkimi devam ettirmeli miyim?”, “Bana en sonunda evlenme teklif edecek mi?” gibi gibi...Cassandra’nın gücü ise kendinden yardım isteyen kişiyie dair vizyonlar görebilmesi. Geleceği görüyor yani, ve buna göre de insanlara bir nevi falcılık yapıyor. Her ne kadar kendisi yardım ettiğini savunsa da. Sonra birgün üşenip gitmediği bir partide aslında kendi hayatının aşkının arkadaşı ile tanıştığını görüyor. Başından aşağı kaynar sular dökülüyor tabi. Ve herşeyde bundan sonra başlıyor. Sonu tabi ki tahmin ediliyor dememe gerek yok herhalde...karakterler yüzeysel, her zamanki gibi şehirli otuzlarına gelmiş ve de geçmiş kız grubunun yanında bir de gay arkadaş var. Sex and The City’den sonra bu muhabbetten bıktığımı belirtmek isterim. Bırakın orjinal kalsın yaaa...

Beklentiyi çok yükseltmeye gerek yok. Bence hoş vakit geçirmek isterseniz okuyun, ama dergiden çıkan kitap en iyisi. Neden böyle diyorsun derseniz aslında işin özü kitabı beğendim, eğlenerek de okudum. Chick-lit severlere spesifik olarak öneririm:)

Hayalperestler

Kesinlikle bir "Çoluk Çocuk" değil... Sanki onun yarattığı dalgadan faydalanmak için basılmış gibi. İçinde daha fazla Patti Smith var ama o da doyuracak kadar değil!

Ama öyle bir zamanda araladım ki sayfalarını bana dokunan çok satırı oldu. Ne de olsa bir Baba'ya adanmış  kitap... Bir de kadın orijinal, hayatı onun gözleriyle görmek 70 sayfada da olsa iyi geldi.

“Bir an, içimde ne varsa kurtulmak istedim. Hiçbirşey olmak… Çığlık atmak istedim, ama yapamadım. Nefesimin bir dili vardı, konuşuyordu ama hiç ses gelmiyordu.” 
“Herkes hala orada, onlarla birlikte olduğumu sanıyordu; çünkü iki ayağımı yerde, insanların hep uğraştığı işlerle meşgulmüş gibi görünüyordum.”

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Unexpected Guest

“An Unexpected Guest”, İrlanda kökenli Amerikalı Clare Moorhouse’un diplomat kocasının kariyeri için önemli bir yemek organizasyonu için hazırlandığı esnada gelişen olaylarla geçmişe yapılan gel-git’ler eşliğinde 25 yıl önce yaptığı bir hata ile yüzleştiği 24 saatlik süreci, İrlanda’lıların Britanya’ya rağmen varolma çabalarıyla harmanlayarak anlatıyor.

Yazarın Paris’ten manzaralarla süslediği hikayenin temelinde, Clare’in İrlanda milliyetçisi ve IRA mensubu Niall’la yaşadıkları, aşkı uğruna yaptığı bir hata ve bu hatanın yıllar sonra hayatında dönüm noktası olacak bir günde karşısına dikilmesi var. Yazar, Claire’in hayatının 25 yıllık dönemi içerisinde sürekli gel-git’ler yaparak bütün hikayeyi 24 saatlik dilime sıkıştırırken sıkıcı olmaktan tamamen uzak, her bölümde heyecanı canlı tutacak şekilde bir kurgu yaratmış.

İlk bölüm sonunda hikayenin genel çerçevesi verilerek heyecan yaratmış. İlk 25 sayfada kitap okuyucuyu sarıyor. Olayın geçtiği Paris’i anlattığı satırlarda okuru gerçekten o mekanlara taşımayı başarabilmiş. Dil ve anlatımı iyi. Diplomatik yaşantıyla ilgili satır aralarına sıkıştırdığı detaylar ilgi çekici.

Kitap şu an sadece yurt dışından temin edilebiliyor, yolunuz düşerse...


"An Unexpected Guest", While Irish-American Clare Moorhouse is busy with arrangements of a  dinner important for her diplomat husband's career, she faces with the events in the past confronted with a mistake made ​​25 years ago, in 24-hour period. 
Adorned with the author's views in Paris, on the basis of the story, there is an error of Clare , for the sake of love to Irish Niall who is a nationalist and member of the IRA. 
The author tells through Claire's life during the period of 25 years within 24-hour slice compressing the whole story by flashbacks. 
The novel is completely away from being boring, each chapter is a fiction created to keep the excitement alive.

22 Mayıs 2012 Salı

Paris'teki Eş

Şu Hemingway yok muuuu... Var ya adama sinir oldum sinir, sinir... Ama zaten belliydi. Bayıldığım 2011 yapımı Woody Allen filmi "Midnight in Paris"tedeşeytan tüylü, uslanmaz rolüyle gönüllerde bir taht kurma durumu olmuştu, ne yalan söyleyeyim:) Filmi izlemediyseniz şiddetle tavsiye ederim. Ben çok, çok beğendim:)

Paula McLain tarafından yazılmış olan Paris’teki Eş (orijinal adı:The Paris Wife) edebiyata ilgi duyan herkesi etkileyebilecek bir roman. Pek dokunaklı doğrusu. Ağızda acı bir tat bırakıyor. Hafif "Issız Adam"vari bir ruh hali bıraktı bende. O filmide izledikten sonra 1hafta sanki kızcağız gibi terk edilen benmişim gibi hissetiştim...Saçma tabi:)

Roman 20. yüzyılın edebiyat dehalarından Ernest Hemingway'in ilk eşiyle hikayesini, eşi Hadley'nin ağzından anlatıyor. 1920'li yılların Paris'inde geçmesi daha bir pırıltılı hale getiriyor romanı. Hem sefalet, hem entellektüelliğin doruğundaki şehir hayatı gerçekten çok güzel anlatılmış. sanki kaldırımlarında yürüyor, sigara dumanıyla göz gözü görmeyen mekanlarında müziği duyuyorsunuz gibi...Caz çağı dolu dizgin devam ederken Hemingway'in eşiyle bir dost partisinde tanışması, edebiyat ve sanatın kalbinin attığı Paris'e göçmeleri, gazetecilikten yazarlığa (sancılı) geçişi, yaşananlar, seyahatleri hepsi bir bir dökülüyor sayfalardan. Arkadaş grubuda hayli hoş; Muhteşem Gatsby'nin yazarı F. Scott Fitzgerald ve eşi Zelda, Gertrude Stein ve Ezra Pound gibi isimler arkadaş grubunu oluşturuyor. Aşk ve ihanetle örülü bu ilişki ikisinden ama sanıyorum Hadley'den çok şey götürmüş olsa gerek. Yeni yeni başarı kazanmaya başlayan genç ve bohem tarzıyla kadınları kendisine mıknatıs gibi çeker Hemingway. Hadley ise kendi halinde klasik bir yaşam tarzı sürmektedir ve eşi "Hem"in hızlı ve çılgın yaşamına ayak uydurmaçabası derin aşkından kaynaklansa da hayli yorucudur. Bunlara katlansa bile eşinin peşinden koşan özgüveni yüksek, genç, özgür, şık ve zengin kızlarla başa çıkmakta zorlanır.

Buyrunuz size birde Hadley ve Ernest'in fotoğrafı.
Bir yerlerde okumuştum şimdi bulamadım malesef. Fakat denilene göre her ne kadar yazar romanı kaynaklardan esinlenerek ve gerçeğe sadık kalsa da hayalgücünü katarak büyük oranda kurguladığını savunsa da aslında Hadley ile de çalışmış ve birebir onun gerçeklerini ve anlattıklarını yazdığına dair bir rivayet varmış. Yani kurgu kısmı çok az, gerçek kısmı çok fazla diye ama yazar bunu %100 kabul etmemiş. Bu arada kadıncağız ne zaman ölmüş, bu mümkün mü açıkçası araştırmadım. Sadece dediğim gibi bir yerlerde okudum bunu.

Romanda çoook fazla isim var. Belli başlıları belledikten sonra gerisi teferruat. Ama keşke olmasa diye düşünmeden edemedim. Birde "zavallı Hadley ve aşşşşşağılık Ernest" düşüncem hala sabit. Arabesk olacağını bile bile "seven kadın nelere katlanıyormuş vay be...Erkek milleti de hep aynı halt demek ki" diyerek okumanızı tavsiye ediyorum...

8 Mayıs 2012 Salı

Cehenneme Övgü

En baştan söyliyim, bu kitabı okurken kafanızın ısınmasına hazırlıklı olun!

Dünyanın bir çok üniversitesinde akademisyen olarak görev yapmış psikolog-yazarımız şu anda Radikal gazetesinde de köşe yazıları yazıyor. Eğer takipçisiyseniz, düşündüren satırlara aşinasınız demektir. Kendisinin 1986-1987 yıllarında Marburg'da kaleme aldığı 20 yazıdan oluşan kitapta, totaliterizmin gündelik hayata dair örnekleri bunu farkında olmadan yaşayan zavallı okuyucuyu derin düşüncelere salacak şekilde açık ve net örneklerle anlatılıyor.

Özünde, özgürlüğün devlet eliyle ortadan kaldırılması olan totaliterizm farkediyoruz ki aşktan sanata hayatın her alanında, inançlarımızdan en masum davranışlarımıza kadar farkında olmadan her hücremize sinmiş durumda. Çoğu zaman "özgürüz" diye mutlu olduğumuz anlarda bile aslında düşünce ve ifade özürlüğünden çok uzağız; bu noktada yazarımızın "Seçmeme Özgürlüğü" başlığı altındaki seçimlerimize ve hemen onları haklı çıkarma haline geçişimize dair örneği çok sahici:
"Bütün duygusundan yoksunuz artık. Birbirini dışlayan kategoriler seçip sonra da bunlara bağlılık andı içme yolunda bir sürece girmiş olmamız, içimizdeki totaliterizmin bir göstergesi. Bir "Sürekli Değişim ve Derhal Ait Olma İlkesi"ne göre hareket ediyoruz sanki.
... en tipik ve eğlenceli örneklerinden biri, İstanbul'un kalabalık belediye otobüslerinde yolcuların davranış biçimidir. İnsan otobüse ön kapıdan bindikten sonra, hemen, zaten dolu olan arka tarafa doğru sıkıştırmaya başlar; çünkü hemen arkanızda, otobüse binmekte olan başka yolcular vardır. Öndekiler arkaya doğru bağırırlar, 'İlerleyelim beyler, arkada boş yer var.' Arkadakiler de sıkıştırıldıkları için şikayet ederler. Birkaç durak sonra, öndekiler artık arkaya varmışlardır. Bu sefer onların bağırışları duyulur: 'Öndekiler, itmeyin kardeşim, nefes alamıyoruz!' Kendini öndekilerle özdeşleştiren kişi birkaç dakika içinde taraf değiştirir ve bu kez arkadakilerle özdeşleşir-sürekli değişme ve derhal ait olma durumu." İnsalık ailesine dahil olduğumuzu unutup nasıl kamplaştığımızı ve bunun altında yatanları ortaya koyan bu bölüm benim favorimdi.

25 yıl önce yazılan şu satırlar da içinde yaşadığımız ülkenin sorunlarına dair çözümü barındırıyor: "İdam cezası, savaş ya da başka türlerin soykırımı gibi yıkıcı eylemler muhalefet aracılığıyla ortadan kaldırılamaz. Bunlar ancak daha da çok eser yaratmayı sürdürerek, bu güne kadar yaratılmış şeyleri tatma ve değerlendirme fırsatını daha çok insana vererek, ve nihayet, yaratma eylemine katılma cesaretini herkese aşılayarak yok edilebilir."

İnsan olmanın bir erdemi varsa belli ki biz ondan çok uzağız! Kendi çelişkilerine ayna tutmak isteyen herkese kitabı şiddetle tavsiye ederim.

Bu da son söz... Yazarımız Baudelaire'le kapatmış:
"Sarhoş olma saatidir.. Zamanın inim inim inleyen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz."

4 Mayıs 2012 Cuma

The Hunger Games

Bu kitabı oldukça uzun zaman önce daha ne İngilizcesi ne de Türkçesi bizim ülkemizde yokken amazon.com'dan sipariş vererek almıştım. "Teens (genç)" kategorisinde aylarca en çok satan kitap olarak kalınca kitabı seveceğimden o kadar emin oldum ki erkenden almış olmama rağmen hemen okumaya başlamadım. Tadı daha uzun damağımda kalsın diye yemeğin en güzel yerini en sona saklamak gibi kitabı okumaya kıyamadan sonraya sakladım. Şöyle modum geldiği zaman keyifle okurum diye beklerken süpriz bir şekilde kitaptan uyarlanan film girdi hayatımıza ve ben de kitabı okuyamadan konusunu öğrenme riski ile karşı karşıya kaldım haliyle. Tabii ki kitaba ihanet ederek filmi izlemeye gitmedim ama kitabı hemen okumaya başladım. İlk kitap için gerçekten favori kitaplarımdan biri oldu diyebilirim. Birinci kitap biter bitmez ikinciye bile geçtim. Konu yarı yarıya bilindik klasik hikaye, yari yariya ise yep yeni desem yanlış olmaz. Hayatta kalmaya odaklanmış, kendinden çok başkalarını düşünmekten kendi ile ilgili konulardan bihaber populer tabirle "survivor" bir kız ve karakter olarak taban tabana zıt ancak kendi hallerinde ikiside çok cazip ve kıza kör kütük aşık iki erkek. Buraya kadar bildik klasik hikaye diyebiliriz ancak romantizm ve aşk ilk kitap için tam tadında kalmış, yemeğin tuzu gibi ne az ne çok sadece yeterince eklenmiş kalanı aksiyon ve macera ile doldurulmuş. Hikayenin içinde geçtiği dünya, "Capitol" denen asıl yönetimden sorumlu bölge, fakir ezilen halkın yaşadığı "District" ler ve tabii ki kitaba adını veren Açlık Oyunları kısımları çok yaratıcı bulduğum ve yazarın hayal gücünü taktir ettiğim konunun yep yeni bölümleri. Özetle gençlik kitaplarını seviyorsanız bu kitabı da beğenme ihtimaliniz çok yüksek, bence kaçırmayın :)

I have this book since forever. As it was the best seller for months in the "teens" category, I was pretty sure that I would love it, so I bought it from amazon when it was not even present in any bookstore in my country. Although I was quite early to buy the book, I didn't hurry to start reading. Deep inside I knew that it would be one of my favorite boks so I wanted to wait for the right time not to waste it. I guess it was like sparing the best part of the food for the last bite so that its taste can linger a bit longer :) But my waiting had to end when the movie appeared. Ofcourse I didn't see the movie, it would be like betraying the book but as I was facing the danger of someone telling me the story of the movie I decided to read the book finally. I must admit it really became one of my favorite books. I just finished the first one and started reading the second immediatley. The story is half the usual staff and half not so usual. Usual part is; there is a survavior girl who is so into saving others that she is unaware about herself as much as possible, and two boys who are just opposite in character but both are nice in their own way and totally, deeply in love with the girl:) I said usual staff:) there is just enough of romance and love in the book, the rest is adventure and action. As the not so usual part, which I found really creative, there is this new world with Capitol, Districts and ofcourse the Hunger Games. As a final word all I am saying is if you like teens books in general you will most probably love this book, so don't waste time and give it a shot as soon as possible.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Yakut Kırmızı

Yeni çıkanlar bölümüne bakmaya bayılırım. Yeni kitaplar arasında kendime göre müthiş keşifler yapınca ayrı bir zevk duyarım. Bu yazarı hiç duymamıştım ama meğerse kendisi 2009’da yayınlanan bu kitabıyla uluslararası çok satan Alman bir yazarmış. Sadece bu kitabı değil, daha kadınsal kitapları da varmış. Onlarla henüz tanışmadım ama yazarı sevdiğim için şans vermeyi düşünüyorum.

Kapağı görünce almamam olası bile değildi zaten biraz inceleyince sizde göreceksiniz. Bu arada resimlerde bir farklılık var mı? Artık özgün fotoğraflamaya çalışacağız kitapları. Buda benim ilk örneğim olsun dedim. Değinmeden edemeyeceğim kitabın yanındaki anneannemden kalma çaydanlık, küçükken verdiğim adıyla "Karolin" pek uydu gibi geldi kapaktaki illüstrasyona:)

Yine hafif fantastiklik var işin içinde. Öyle ki babadan oğula geçene benzer şekilde köklü mü köklü 2 ailede “zamanda yolculuk geni” var. Ama zamanda gidip gelirken öyle keyfi takılamıyorlar, bir görevleri var. Ne derseniz gerisini okuyun bence derim. Çünkü “light” ve eğlenceli bir kitap.

Baş kahramanımız Brad Pitt’le aşk yaşayarak sonrada yeteneğiyle kendini kabul ettiren Gwyneth paltrow’la aynı adı taşıyor. Hala yetenekli mi yoksa sadece asil bir güzelliği olduğu için mi kendisine karşı pozitifim farkedemedim. Neyse bu ada da 2. Kez rastlamış olduk böylece...Gwyneth’in ailesi sırlarla doludur ve hep beraber kocaman bir mlikanede yaşamaktadırlar. Aslında kendi halinde, 16 yaş güvensizliklerine sahip sıradan bir okul kızıdır bizimkisi. Sadece etraftaki hayaletleri görebilme ve en eönemlisi bunu normal karşılama yeteneği vardır. Buna bir de zamanda yolculuk eklenince buyrun siz seyreyleyin...Buna geleceği dair vizyonlar gören deli teyzeyi de eklemeden edemeyeceğim.

Tahmin edilebilir yanları da var ama sürprizlerde var kitapta o yüzden hoş bir okuma vaadediyor. Yakut Kırmızı ile çok sevdiğim seri kitaplardan birini daha keşfetmişim de haberim yokmuş. Bu üçlemenin ilk kitabı, ikincisi Safir Mavisi ve üçüncü Zümrük Yeşili’ni, iple çekiyorum! 3 kitapta Alman’ya da piyasadaymış, hadi bir an önce İngilizce’ye/Türkçe’ye çevrilsiiiin...Ben ne zaman büyüyeceğim peki?:)